2017 Beklentimiz: Ölmeyeceğiz Kardeşim

2017 Beklentimiz: Ölmeyeceğiz Kardeşim

ABD ‘nin demokrasi algısını oturtan en nemli lider olarak kabul edilen demokrasi anlayışının Abraham Lincoln’un biyografisini konu alan filminin bir yerinde Abraham Lincoln yanındakine şöyle der:
“ Doğmayı seçebiliyor muyuz? Ya da doğduğumuz zamana uymaya mı çalışıyoruz?”
Cümleyi biraz deşmekte sakınca yok.
Tuhaflık ve belirsizlik açısından belki yüzyılın en korkunç yıllarından birini yaşadık şüphesiz. Hiç beklemediğimiz liderler, şaşkına döndüğümüz söylemlerle liderlik kelimesini yeni baştan kurguladılar. Öyle ki 2016 söylemlerine Oxford sözlüğü yeni bir terim buldu: gerçek sonrası liderlik. “Gerçek” doğru olmayı veya en azından “doğru hissettirmeyi” gerektiriyordu; en azından satıhta. Gerçek sonrası ise mevcut siyasetçilerin ve siyasetin dünyayla kurduğu ilişkinin gerçek dışılığının bir çeşit deklerasyonu.
Sadece ABD değil, düyanın farklı yerlerinde yapılan başkanlık seçimlerinin sonuçları, yeni belirsizlikleri de beraberinde getirdi. Pek çok şeyin tanımı kökünden değişti. İlerlemek anlamında değil şüphesiz, sadece kendine yol açmak anlamında. Sol kendine yeni bir dil geliştiremezken, Türkiye’de olduğu gibi başta ABD olmak birçok ülkede sağ, faşizan milliyetçiliğin ortalama halkı deliğinden çıkaracak dil olduğunu keşfetti.
Halka ulaşma dili değiştikçe demokrasi tanımı da değişecekti elbette. Siyasete iletişim odaklı bakıldığında sınıflar arasındaki uçurumun büyümesi beraberinde kitle partilerinin, (yine Türkiye’de olduğu gibi) toplumda adına “demokrasi” denilen düzenin tanımını değiştirmek istediğini görememişti. Sosyal demokrat partiler halk sınıflarının, yani işçi, orta sınıf veya öğrencinin mücadelesine dayanmayı bıraktılar, ancak sağ popülist partiler “halkın aradığı dili” buldular. Trump ırkçı bir popülizm aracılığıyla yeni bir siyasi kimlik inşa ederek halka seslenirken Fransa’da Le Pen mülteci ve göçmenlere karşı cephe oluşturarak halk sınıfının taleplerini seslendirmeyi başarabildi.
Bu süreçte kabul edelim ki sol kitle partileri halk dilini okuyamadıklarından siyasetin oligarşikleşmesine engel olamadılar. Oysa yukarıda da belirttiğimiz gibi sağ muhafazakar partilersokak hareketini, halk dilini başka bir platforma taşıdı. Hollande sokak hareketlerin ve dayanışmanın sesi olmaktan liberal ekonomik reformlara doğru kayarken İngiltere İşçi Partisi, aynen Türkiye solunu batı illerine hapsolması gibi sendika temsiliyetinden Londra merkezli “aydın” partisi olmaya evrildi. İngiltere’de Yeşiller Partisi bile İşçi Partisi’nden seçmen aldı. Parti, Londra ve birkaç büyük şehrin içine hapsoldu, işçi- çalışan kesim, köyler ve ufak kasabalar tamamen sırt çevirirken, liberal orta sınıf ve etnik kökenliler dışından oy alamaz hale geldi. Günümüzün en önemli toplumsal kuramcılarından Chantal Mouffe yazdığı bir makalede (The Nation) Fransız Sosyalist Partisi’nden bir çok yöneticinin işçi sınıfını unutmaları gerektiğini , çünkü onların artık Le Pen’e ait olduğuna inandıklarını söylüyor.

Bu kısa özetin nedeni geldiğimiz noktada partilerin, sadece Türkiye’de değil, bir çok yerde sert muhafazakar milliyetçi söylemlerin toplumu kutuplaşmaya oradan da nefret söylemlerine kayması. Demek ki seçmenlerinin duyarlılıklarını okuyamadılar.
O halde ne yapmalı? Yukarıda alıntı yaptığım Abraham Lincoln’un demokrasi için sorduğu soru hala geçerli: Bulunduğumuz duruma uyum mu sağlamalıyız?
Siyasi partiler demokrasi yaratma konusunda çok da etkin olamadılar. Ancak sokak hareketleri bambaşka yerlere evrildi, belli ki uyum sağlamaya hiç niyetleri yok. Tüm söylemlerin içinin boşaltıldığı, “bayrak”, “ulus “devlet” gibi simgesel kelimelerin bile anlamlarıyla oynandığı, kutuplaşma vesilesi görüldüğü, kendinden olmayanın terörist ilan edildiği bu dönemde en önemli muhalefeit sivil dayanışmalar oluşturdu- hala daha da oluşturmakta. Öyle ki, Türkiye dahil pek çok ülkede kadın hareketinin de dahil olduğu toplumsal hareketler lider- parti cuntasından özenle ayrı durmakta. Sokaklardaki yapılanma , partilerdeki dikey yapılanmanın getirdiği hantallık ve söylemsizliğin yerini kısmen de olsa gidermekte.
Bu hareketlerin Podemos gibi siyasileşmesi ve solda önemli bir boşluğu doldurması en azından Türkiye’de şu an için çok zor görünüyor, kapılar hem solda hem de Türkiye siyasi atmosferinde ardına kadar kapalı. Ancak siyasi baskılar toplumsal hareketleri farklı evrelere sokabiliyor, daha doğrusu tarihsel süreçte bireysel özgürlüklerin, toplumsal baskıların yoğunlaştığı dönemlerde insanlara direnme gücü verebiliyor. Başka bir deyişle insanların uzun süredir peşinde olduğu “nefes alma umudunu” dayanışmalar sağlıyor. Dayanışmak, bugünlerde yaşatıyor.
Tıpkı Aslı Erdoğan’ın yılbaşı öncesi cezaevinden çıkarken söylediği gibi :“Devlet bütün gücüyle üstüne geldiğinde ölmeyeceğim kardeşim diyorsun” .

Leave a Reply

Your email address will not be published.